Close-up of a vintage typewriter with the text 'Stories matter' typed on paper, evoking nostalgia.
Blog,  Deneme

Beni Seviyor musun?

Seni seviyorum.

 

Tam gözlerimin içine bakarak döktü dudaklarından o kutsal iki kelimeyi. Beni seviyordu. Büyün hayal kırıklığımla baktım ben de gözlerine. Sevgisi, yalandı. Öyle olmalıydı, değil mi? Yalan söylüyor oluşuna içerlenerek dudaklarımı büzdüm.

“Sen beni sevmiyorsun, hatta hiç sevmemiş dahi olabilirsin. Belki yıllarca ‘-miş’ gibi yapmış ve bunu çok iyi başarmış olabilirsin ancak sen, beni sevmiyorsun.”

Gözlerini devirdi şuursuzca, “Nereden çıkarıyorsun bütün bunları? Seni sevmesem bunca şeye katlanır mıydım? Bütün aptallıkları sen biraz daha iyi hisset diye yapıp bütün aklımı sen mutlu ol diye kullanmadın mı? Sen nihayet ‘sen’ ol diye ben, kendimden vazgeçmedim mi her seferinde?” Öfkeyle kıkırdadım. Kendinden vazgeçtiği falan yoktu. Dönüştüğü her şey halihazırda olduğu kişiden kopup gelmişti. Biraz daha iyi hissetmem için aptallaşmıyordu, aptal olduğu için hata yaparsa daha iyi hissederim zannediyordu. Hem insan kendisine katlanır mıydı? Bana katlanıyor oluşu dahi beni sevmediği gerçeğini gün yüzüne çıkarıyordu.

“Senden çekip çıkarıyorum bütün bunları. Bana bakma şeklinden, herkese bol keseden dağıttığın ne varsa kendini yok sayarcasına es geçmenden çıkarıyorum. Kendinden vazgeçtiğin her gün benden vazgeçiyorsun sen. Ben senin bana duyduğun sevgiye inanmıyorum. Hatalar yapıyorsun; bencilce, öfkeyle kendinden kırık bir kale yaratıyorsun. İçerisine beni dahi almadığın… Ama sözde sen beni seviyorsun.”

Gözlerini benden çekti ve burnundan derin bir nefes alıp verdi, “Ya sen… Sen neden bu kadar doyumsuzsun? Senden ben mi yaratıyorum o kırık kaleleri, ha? Yahu, sen benim sende yaralar açtığımı görüyorsun da başkalarının bizi ne kadar incittiğini neden hep es geçiyorsun? Sana bakma şeklimdenmiş… Görmüyor musun, ne yapıyorsam bizi korumak için yapıyorum! Bak, gel ve yakından bak ellerime. Nasıl nasır tutmuş, nasıl kanamış, gördün mü? Hep başkalarının ataklarından seni pürü pak çıkarayım diye bunlar. Sen sevgiyi başkalarına atfediyorken acılarını bana lütfederek ikiyüzlülük yapıyorsun. Farkında bile değilsin. Sen sadece sana duyduğum sevgiyi kabul etmediğin için sevgimi hissetmiyorsun.”

Sarsıldım. Öfkesinin arasına sinmiş gerçekler yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Ben, sahiden de kabul etmiyor olabilir miydim sevgisini? “Öyleyse dahi, bana kızmaya hakkın var mı? Ben artık sevginin nasıl bir şey olduğunu ayırt edemiyorum sevgisizlikten. Bir çiçek almak mesela seni seviyorumdu benim için. Düşünülmek, önemsenmek, yapılan fedekarlıklar… Her biri sevgi dilinden koca bir soru işaretine dönüştü. Çünkü yapılan bütün jestler kısa ve düşünülmemiş vedalarla son buldu hep. ‘Tamam, bu seni seviyorum demek işte!” dediğim her tümleçte yanıldım, noktasına takılıp düştüm. Şimdi, söyle bana; sevgini kabul edemiyorsam bile bu benim yüzümden mi?”

Derin bir nefes daha aldı, bakışlarıyla şefkat dolu bir şekilde ile yargıladı beni. “Ben de onu diyorum ya işte! Bana da kendine de yüklenmeyi bırak artık. Omuzlarımıza başkalarının günahlarını yüklemeyi bırak. Hiçbiri bizim yüzümüzden değildi, seçimlerimiz yanlıştı ve biz de yanıldık. Kalenin kırıklarını biz yaratmadık; biz, kırıklarımızdan bir kale yarattık sadece.”

İstemiyordum. Kırık bir kalenin içinde oturup kendimi tehlikelerden korumak istemiyordum çünkü ben artık, esasında tehlike içinde olmak istemiyordum. “Tamam, biz kırmadık diyelim birbirimizi; seçimlerimiz bize ait değil miydi? O seçimleri yapmış olmak bizi kalemizin mimarı yapmaz mı? Hem ne yapacağımı bilmiyorum artık ben, sevgi benim için her güzelliği yutan bir kara delik gibi şimdi. Böyle olmasını istemiyorum ama aksini kendime ispatlamaya çalıştıkça kara delik tarafından içime çekiliyorum.”

Gözleri daldı bir süre, o da ne diyeceğini bilememiş gibiydi ancak hemen ardından konuşmaya başladı. “Kabul et artık.” Kaşlarımı havaya kaldırdım ve yanıtladım, “Neyi kabul edeyim?” Yorgun bir şekilde iç çekti, “Sadece bir insan olduğunu, seçimlerimiz bizi yanlış yollara götürdüyse dahi bizim de herkes gibi hata yapabildiğimizi kabul et. Bunun adına yaşamak dediklerini, her seçiminin mesuliyetinin sana ait olmadığını ve bazılarının nihayetinin sadece kaderden olduğunu kabul et. Kabul, bazı hataları bile isteye yaptım ve bunun seni içinde bulunduğun çukurdan çıkaracağını düşündüm; bazı hataların sonunda üzüleceğini biliyordum da üstelik. Anlık gülümsemen için gelecek hüzünlerini de satın aldım. Çünkü ben sadece bir insanım, bazen hataları farkında olarak da yapabilirim. Bu yüzden kabul et, her şey bizim yüzümüzden olmadı. Bazı seçimleri hata olduğunu bilmeden bazılarını bilerek yaptık, günün sonunda biz sadece insandık.

Ayrıca kendini kandırma, sevginin ne olduğunu gayet iyi biliyorsun. İnsanlar gidebilir, duyguları değişebilir ama bu onların zamanında sevmedikleri anlamına gelmez. Bu yüzden de sana sevmek gibi gelen eylemlerin hepsi yalanlanmaz. Tamam, haklısın. Diyorsun ki, sevgi buysa nasıl böyle sonuçlanır? Unutma ki vardığın her sonuç onun sürecindeki tek doğru değildir. Seni sevmediğim zamanlar oldu mesela, çekip gitmek istedim senden. Şimdi, seni gerçekten seviyorum. Bu nasıl beni, seni hep sevmiş yapmazsa eğer seni sevmediğin sonucuna vardığın kimseyi de hiç sevmemiş yapmaz. Bırak genelleme yapmayı artık. Seven sevdi; kimi sevgisini alıp gitti, kimi sevgisini hiç vermeden kapıyı çarptı çıktı. Günün sonunda sen sevildin, istediğin şekilde değildi belki ama sen, sevildin. Ben de, seni sevdiğimden, sevgisiz hissettiğin günler için hatalar yaptım. Hepsi bu!”

Gözlerim dolmuştu. “Ben sadece, herkesin sahip olabildiği ama benim bir türlü alamadığım o sevgiyi diledim. Hatalar yapmamayı denedikçe hataların tam ortasında buldum kendimi. Bilmiyorum. Beni seviyorsun belki ama ben sevilmeyi bilmiyorumdur hiç. İnsanlara duyduğum sevgiyle ne yapacağımı biliyorum da onların bana duyduklarını, onları ne yapmalıyım? Sanıyorum, zaten, sorun onlarda değil. Dediğin gibi ben her süreci sonucuna göre değerlendiriyorum. Oysa boğulmak üzereydim diye okyanus tehlikeden mi ibaret olur? Kalbim kırıldı diye sevmek, kara deliğe mi dönüşür? Anladım şimdi, Sorun senin bana duyduğun sevgiyi kabul etmememde ama ben onu, başkalarından öğrendiğim şekliyle nasıl kabul edeceğimi bilmiyorum.”

Bakışlarını aynaya yöneltti ve içinden bana baktı. Hafifçe gülümsedi önce. Bu ne demekti emin değildim, bazen kendimi dahi anlayamadığım zamanlar oluyordu işte. Bir süre sustu.

“Öğreneceğiz. Başkalarından değil kendimizden öğreneceğiz sevmeyi de sevilmeyi de. Sadece, bana öfkelenemeyi ve diğerlerini sevmeyi bırak. Beni sev ve öfkelenmen gerekenlere öfkelen. Tekrar söylüyorum,

Ben seni çok seviyorum. Sen de beni sevmeyi dene.”

Sevmek! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça, iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?

Yusuf Atılgan / Aylak Adam

Hadi şimdi daha çok yerde buluşalım!

Yazılardan haberdar olmak ve her ay e-posta almak için abone olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir