Aşkın Türlü Hali
Yağmurlanmış bakışlarımla baktım önce ona. Bir yanım “Gitme!” diye bas bas bağırıyordu. “Demem o ki, yapamıyoruz biz. Yapamadık yani.” Tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım, canımın acısı içimdeki sızı kadar derin olmadı. “Madem öyle…” dedi iç çekerek. Yüzünden düşen bin parçaydı ancak yine de oldukça sabit ve ruhsuz bir maskesi vardı suratının. Mutsuz rolü yapan bir robotu andırıyordu bu hali. Devam etti, “Madem öyle, bitirelim.” Gözlerimdeki yağmurları akıtmamak için dişlerimi sıktım ve zorla gülümsedim. “Her şey için teşekkür ederim, iyi ki vardın.” Son söylediğim cümle içimde bir şeyleri yaktı, İyi ki vardın. Artık olmayacaksın. Bir adım attı bana doğru ve duvarları inceledi bir süre. Bana bakmaktan kaçınıyor gibiydi. “Sen de iyi ki vardın, ben de teşekkür ederim.” Cümlesinin sonlarına doğru sesi kısıldı. Ne hissettiğini çözemiyordum. Bir tarafım çok üzüldüğünü, diğer tarafım bu anı sonlandırmak istediğini söylüyordu.
Ben ise daha fazla konuşmak ve bu ana tutunmak istiyordum, oysa diyecek pek bir şey kalmamıştı. Yaşlarımı da daha fazla tutamayacağımdan son bir kez gülümsedim ve arkamı döndüm. Ona son kez sıkıca sarılmak istiyordum ancak bunu yaparsam dağılacağımı biliyordum. Şu an karşısında dağılmaya ihtiyacım yoktu, her şeyimi toplayıp çekip gitmeye ihtiyacım vardı. Yanımda duran bavulu aldım ve dış kapıya ilerledim. Tek kelime etmedim giderken, arkamı dönüp bakmadım. Orada öylece dikildiğini biliyordum ama. Ayakkabılarımı giyerken ellerimin titrediğini hissettim. Parmaklarım dahi içimde bastırmaya çalıştığım hüznün ağırlığını kaldıramıyor gibiydi. O an gözümden bir damla süzüldü, çaktırmamaya çalışarak hızla sildim. Ayakkabılarımı giydiğimde istemsizce arkamı döndüm ve ona baktım. Doğrusu onun bulunduğunu düşündüğüm yere baktım ancak yoktu. İşte tam o anda oldu olanlar, gözlerimden boşanırcasına yağmaya başladı yağmurlar, sessiz sessiz. Beni son defa görmek bile istemeyecek kadar nahoş muydu aramızla olanlar? Biraz öfke biraz kırgınlıkla gülümsedim yaşlarımın arasından ve çekip gittim evden.
Dışarıya adımımı attığım an ayaklarımın bağı çözüldü. Her ihtimale karşı, beni görür diye, orada çözülmedim. Birkaç metre sonra, onun görüş alanı dışında bir park vardı, bavulumu sürükleyerek oraya gittim ve oraya varmamla çözülmem bir oldu. Bir bankın üzerine yığıldı bedenim. Varlığını varlığıma kattığım bir ruhun yokluğu ile sancımaya başladı ruhum. Ne zaman sancılansam onun kollarında olurdum. Şimdi ondan uzakta ona içerleniyor olmak daha çok kırdı kalbimi. Ağlamam şiddetlendi, ellerim zangır zangır titriyor; ruhum çekiliyordu sanki.
Oysa çok emindim hep var olacağından. Bu emin olma hali belki de yokluğunu hiç düşlememiş olmamdandı, bilmiyordum.
…
Buğulu gözleriyle baktı bana, gözlerinin dolmasına yandı canım o an. “Demem o ki, yapamıyoruz biz. Yapamadık yani.” Dedi birden, beklemediğim bir anda. Bu konuşmanın gidişatının bu yöne doğru gideceğini kabul etmek istememiştim ama gitmişti işte. Ona sıkıca sarılmak ve hiç bırakmamak istiyordum ancak dudaklarım benden bağımsız bir şekilde, “Madem öyle, bitirelim.” Diye fısıldadı. Bazen gurur aşkla olan savaşını canı acıya acıya kazanırdı. O esnada yüzü değişti. Belki de karşı gelmemi bekliyordu ancak ben ne karşı gelecek ne de bir şeylere tutunacak kadar güçlüydüm; yorgunluk üzerime bir ağırlık gibi çökmüştü. Değişen yüzünün eninde sonunda yaşlarla dolacağını biliyordum, bu düşünce canımı yakmasın diye bakışlarım duvarlara kaydı. Aklımı oyalayacak bir şeyler arıyor ancak bir türlğü bulamıyordum. Ben avunacak bir şeyler ararken o, “Her şey için teşekkür ederim, iyi ki vardın.” Dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Çenem kendimi sıkmaktan kasıldı ve ona doğru bir adım attım istemsizce.
Ona dokunmaya, sarılmaya o kadar alışmıştım ki bu artık bir reflekse dönüşmüştü. Yine ona dokunmak için atmıştım adımımı ancak kendimi son anda tuttum ve olduğum yerde durmaya devam ettim: “Sen de iyi ki vardın, ben de teşekkür ederim.” Derken sesim bana ait değildi sanki. Ben bunu der demez arkasını döndü ve bavuluyla kapıya yürümeye başladı. Beni bırakıp gidiyordu. Hiç bitmez dediğim bir hikayenin sonunu yazıyordu adımları. Bu anı daha fazla izleyemeyeceğim için odama geri döndüm. Evden çıkmasını bekliyordum, kulaklarım kapı sesini bekliyordu adeta. Odanın içinde öylece boş boş dikildim bir süre ve birkaç dakika içinde kapının kapanma sesi duyuldu, işte o an içimde tuttuğum ne varsa taşmaya başladı. Ağlamamak için sandalyeme oturdum ve bilgisayarımı açtım. Bulduğum ilk oyuna girip oynamaya başladım. Sanki her şeyi otomatik yapıyordum, belki de sadece bu yoğun duyguları yaşamaktan kaçmak için bedenim kendisini otomatik pilota almıştı. Yine de sol gözümden damlayan o yaşa engel olamadım.
…
Ve “Aşk.” dedi iki ruh da o gün. Birisi sancıdı, diğeri kaçtı acısından köşe bucak. Aşkın iki türlü hali vardı neticede: biri pılını pırtını toplar ve çekip giderdi, diğeri “kal!” bile diyemeden kalırdı geride. Önce sevişirdi ruhlar, karışırdı birbirine. Sonra kopardı fırtınalar, mesele fırtınasız bir gece değildi zaten. Fırtınaya rağmen kalabilmekti. Aşk resmedildiği gibi tutkudan ibaret değildi hiçbir zaman; biraz emekti, biraz sabır işiydi ve biraz da dayanmaktı fırtınaya. O gün gemileri battı fırtınada, soluksuz kaldı aşkları. Ve sessizce tükendi bir masal, sayfaları sevgiyle işlenmiş bir masalın son satırında sendeleyip düştüler. Aşk böyleydi işte sevgili okurlar, sendeleyip düşer bazen de kalkamazdık çakıldığımız yerden. Aşk, çelişki dolu bir silüetti bizi hep ardımızdan takip eden.


