Deneme

Elleri

Ellerini avuçlarımın arasına aldım. Ruhumu sığındığı yerden çekip çıkaran elleriyle bana aitmiş gibi oynamaya başladım sonra. Hiç haberi dahi yoktu ki onun elleri bu dünyada tutup da bir yerlere sürüklemek istediğim tek ellerdi. Bakışlarımı kaldırdım ve konuşmaya devam eden dudaklarına baktım. Yalnız dudakları değil, yüzünün her santimi de onunla beraber konuşuyor ve cümlelerine eşlik ediyordu. İçimi bir kıpırtı sardı hemen, cümleleri içime işledi yavaş yavaş. Ses tonu, yeni güne uyandıran bir alarmmış gibi açtı dünyaya gözlerimi sanki; sesiyle farklı bir dünyaya uyandım o an. Tabi o, konuşmaya devam etti yalnızca. İki dudağının arasında o an kalbimin eziliyor oluşundan bihaber, yalnızca konuştu. Ne dediği hakkında bir fikrim olmasa da ne hissettirdiği hakkında birkaç fikrim vardı işte.

Sustuğu ilk an gayriihtiyari açtım ağzımı ve yumdum gözümü, içimdekileri içimde tutmayı becerebilen bir insan olmamıştım hiç zaten. “Çok kırıcı olduğunu biliyor muydun?” dedim bir çırpıda. Kafası karışık bir biçimde baktı bana, haklıydı da, her ne anlatıyorsa dediğimle hiçbir alakası yoktu eminim ki. “Neden?” diye sordu. “Çünkü…” Derin bir nefes aldım. “Çünkü çok güzel anlattın her ne anlatıyorsan, seni dinledim ama duyamadım. O kadar güzel anlatıyordun ki seni izlemekten duyamadım dediklerini. Üstelik seni değil belki ama kendimi anladım. Seni nasıl sevdiğimi, sana karşı içimde ne olduğunu anladım. İşte tam bu noktada benim içimde olanların senin içinde bir karşılığı olmaması çok kırıcı. Senin alelade cümlelerinin benim başımı döndürmesi ama benim en derin cümlelerimin dahi sende mimik oynatmaması var ya… İşte bu çok kırıcı.”

Yüzünde mimik oynamadı yine, sessizce dinledi beni. Ne diyeceğini bilemez gibi baktı yüzüme sadece. Bundan istifade, konuşmaya devam ettim, “En çok neyini seviyorum biliyor musun? Kendi halindeliğini… Sadece sen oluşunu seviyorum. İşte bu daha da zorlaştırıyor seni sevmeden yanında kalabilme işini. Eğer seni bana verdiklerin ya da vaad ettiklerin için sevseydim bu kadar zor olmazdı. Her ilişki biraz alabildiklerin ve verebildiklerin üzerine kuruludur ya, senin benim içimdeki varlığın ne yazık ki yalnızca var olmana bağlı. Bana hiçbir vaadin yok, kendini de vermeye pek hevesli değilsin. Aramızdaki bu şey, her neyse, birbirimize ne verdiğimiz ve birbirimizden ne aldığımız belli olmayan bir dengesizlik hali gibi.

Sonra, yanında kendim olabiliyor oluşum da zorlaştırıyor işimi tabi. Ben, yanındayken ruhumu çırılçıplak hissediyorum. Senin yanında olmak, kendimle yalnız kalmaya benziyor. Yan yanayken biz varız sadece: olduğum kişi ve olduğun kişi, maskesiz. Başka hiç kimseye bu kadar kendimden soyunamıyor oluşum ise canımı acıtıyor bazen. İşte bu yüzden çok kırıcısın. Üstelik sen bir şey yapmıyorsun, içimdeki varlığın o işi yapıyor senin yerine. Sen sadece konuşuyorsun ama ben sana hissettiğim sevgiyi duyuyorum. Sen sadece gülüyorsun ama ben sanki çok az izleyebildiğim bir manzarayı seyrediyorum. Sen sadece susuyorsun ama ben içimden seninle konuşmaya devam ediyorum.” Gözlerim dolmaya başlamıştı, titrek bir nefes alıp gözlerimi kaçırdım. “Hatırlıyor musun yıllar önceydi, ben o aralar pek iyi değildim. Yalnızlık en büyük dostumdu o günlerde. Kimseyle paylaşmadığım yalnızlığımı sana anlatmıştım. Sonra sövmüştük beraber beni yalnızlıkla dost edenlere. Sonra, kollarında ağlayıvermiştim bir kez, o günlerde başlamıştı ruhum sana soyunmaya. Eğer ruhum seni tanımasaydı bu kadar, içinde karşılığı olmayan bazı meseleler daha taşınabilir dururdu omuzlarımda.”

Sustuğumda aramızda kısa süreli bir sessizlik oldu. Ne düşündüğünü bilememek çoğu şeyden daha korkutucuydu, aynı zamanda dünyada gizlenmiş bütün sırlardan daha merak uyandırıcı. “Üzgünüm,” dedi sessizce. “Ama yapabileceğim bir şey yok. Bunu ikimiz de seçmedik. Ben sana veremediklerimden yükümlü değilim, sen de alamadığın ne varsa acısının başrolü olmak zorunda değilsin.”

İç çektim önce, “Biliyorum. Bu da daha kırıcı olanı ya. Üzgün olduğunu da bu konuda ikimizin de elinden bir şeyin gelmediğini de biliyorum. Keşke bazen seni sevmemek bu kadar zor olmasaydı, ait olduğunu hissettiğin bir dünyaya hiç ayak basmamaya çalışmak gibi hissettiriyor bu. Ben oraya ait hissediyorum ama kapısından içeri adım dahi atamıyorum. Öyle yasaklamışım ki seni sevmeyi kendime; içimde kocaman bir dünya var haberimin dahi olmadığı. Orada bir şeyler oluyor, bilmiyorum. Fırtınalar kopuyor, görmüyorum. Sadece ruhumda hissediyorum ama seni kendime yasakladığımdan kaynağını bir türlü bulamıyorum. Bana ise yalnızca ne olup bittiğini dahi anlayamadığım şeyleri hissetmek düşüyor ama bugün anladım. Bugün, eşiğinde duramadığım dünyanın varlığını hatırladım. Bakma öyle, seni sevmemek zor dediğime. O dünyanın varlığını reddetmek çok zor evet ama seni sevmek, sevmemekten de zor. O dünyaya aitim belki evet, içi seninle dolu belki ama sen orada değilken seni seninle sevmek… İnan seni sevmemekten daha da zor. Belki de ben, ait olduğumu hissettiğim bir dünyayı seninle dolduruyor ancak senin o dünyaya ait hissetmiyor oluşuna kırgınlığım yüzünden seni sevmediğime inandırıyorumdur kendimi. O yüzden ben de üzgünüm. Keşke bazı şeyler böyle olmasaydı ama işte…”

Sustuk ikimizde uzun uzun. Ne o konuştu ne de ben. Kaçamak bakışlarla izledim yüzünü. Bütün varlığı ile susuyordu, biliyordum içten içe suçluluk duyuyordu. Belki bana kızıyor belki de üzülüyordu.

Nihayetinde, o konuşmuştu ve ben onu dinleyememiştim; ben konuşmuştum ve o her kelimemi duymuştu. Aramızdaki farkla ezildi yüreğim. Susmaya devam ederken ruhumu sığındığı yerden çekip çıkaran elleriyle bana aitmiş gibi oynamaya başladım sonra. Hiç haberi dahi yoktu ki onun elleri bu dünyada tutup da bir yerlere sürüklemek istediğim tek ellerdi.

Hadi şimdi daha çok yerde buluşalım!

Yazılardan haberdar olmak ve her ay e-posta almak için abone olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir