Blog,  Deneme

Parça

Ellerini açtı: avucunun ortasına yerleştirilmiş parçaya baktı uzun uzun. Birileri ondan büyük bir parça koparmış ve ellerine bırakıvermişti. Başını yukarıya doğru kaldırdı ve serzeniş dolu bir ifadeyle iç çekti. Şimdi eksik bir ruhtan ibaretti. Kafasını usulca geri indirdi ve parçaya bakmaya devam etti. Parça, kalbinin derinliklerinde yatan ve onu o yapan yegane kısımdı: parmaklarındaki ilham, içindeki insanlık ve hatta ruhunun birebir yansımasıydı. Şimdi onsuz ne yapacaktı?

Gözlerinin dolduğunu hissetti, eskiden kelimeler boğazına kadar yükselir hemen sonrasında parmak uçlarında şahesere evrilirdi. Şimdi ise kelimeler, yan yana dizili askerler gibiydi: tekdüze ve monoton. İçindeki insanlık sevgi doluydu bir zamanlar, ruhları kucaklar ve anlamak isterdi. Ya şimdi? Gamsız bir anlayışla kulak veriyordu tüm söylenenlere. İncitmek eskisi kadar ürkütücü gelmiyor, duvar örmek önceki kadar zahmetli hissettirmiyordu. Sanki giderek benliğini yitiriyordu.

Elindeki parçayı dikkatlice yere bıraktı ve yanına oturdu. İnsan kendi parçasıyla baş başa kalınca onunla ne yapacağını bilemiyordu tabi. Sağ gözünden bir damla yaş aktı ve o an çok eskiden duyduğu bir sözü hatırladı: eğer yaş ilk sol gözünden akıyorsa duygusal acıyı, sağ gözünden akıyorsa fiziksel acıyı temsil ederdi. O ise sağ gözünden akan hüznü, somutlaşacak kadar can yakan bir duygusal yanış hali olarak görüyordu. Gülümsedi, yanında duran parçaya ait bir hatıraydı bu düşünceler. Sanki parça, kendisiyle düşünceleri aracılığıyla konuşuyor gibiydi.

Islak yanakları buruk bir gülümsemeyle renklenirken başını parçaya doğru çevirdi ve ona baktı, “Bazen seni kaybetmiş olmanın yükü taşıyamayacağım kadar ağır geliyor omuzlarıma. Ama sonra… Sonra diyorum ki sen belki de daha iyisi olduğum bir versiyonun elvedasısındır. Hani yılanlar derilerini değiştirir ve eski parçalarını geride bıraktıklarında daha güçlü parlamaya başlarlar ya, işte öyle bir kaybediştir belki de benimki…” Sonra düşünceleri parladı ve aklına yine eskiye dair bir an geldi. Küçükken zihninde koca bir şehir olduğuna inanırdı. Bu şehir iç dünyasına aitti. Her hayal kırıklığında şehrinde zelzeler olur ve binaları yıkılırdı. Böyle anlarda üzülmezdi; çünkü aynı zelzeleye daha dayanıklı yapılar inşa edeceğini bilirdi. Kırıklar yok etmek için değil, daha iyisini inşa etmek içindi. Ah, bu düşünce neredeyse kendisinden bile eskiydi. Gözleri yaştan mı bilinmez ama parlamaya başladı.

“Sanırım bu ‘sana katılıyorum.’ Demek oluyor.” Kıkırdadı. Şimdi, az önceki kadar buruk hissetmiyordu. Sanıyordu ki insan bir parçasını kaybetse dahi ondan tamamen kopamıyordu. Biz hep bizdik: eskide olduğumuz kişi de, tekrar tekrar dinlemeye doyamadığımız ama şimdi adını dahi hatırlayamadığımız o şarkı da… Büyümek denen değişim belki de buydu; bir parçanı kaybetmek değil, deri değiştirir gibi şekil değiştiren parçaların eski formunu geride bırakarak kendimize daha çok yer açmak.

Geriye yaslandı ve parçaya son defa veda eder gibi baktı, “Artık benim bir parçam olmadığını ancak şekil değiştirmiş bir halde benliğimde varlığını sürdüreceğini biliyorum şimdi. Bugüne kadar benimle olduğun için teşekkür ederim. Güzel bir yolculuktu.” Sanki parça da ona veda etmek ister gibiydi, son birkaç anı canlandı aklında. En sevdiği yazılarını yazarkenki gururu hissetti o an. İçindeki insanlığın en masum olduğu günlerin mutluluğunu anımsadı ve ruhunun yansıması parladı gözlerinde.

Evet belki de, biz parça kaybetmiyoruk hiç. Parçlanıyor ama her parçalandığımızda bütüne evriliyorduk. Biz hep bize doğru dönüşüyorduk.

Hadi şimdi daha çok yerde buluşalım!

Yazılardan haberdar olmak ve her ay e-posta almak için abone olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir