Üç, iki, bir… Kayıt!
“Etimi kemiğimden ayıran bir sızı var içimde. Kime gitsem kapıda kalıyormuşum gibi bir kimsesizlik hali… Üstelik kapının önünde de dikiliyorum bir süre…”
“Kestik!” dedi bütün gevşekliği ile. “Bu sahne çok bayatladı artık. Yeni sahneler eklemek lazım bu diziye, her sezon aynı bölümden bir tane koyuyoruz!” Ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. “Senaryoda bu var sevgili hocam, karakter yine kederde.”
“O zaman kederini durmadan metaforlaştıran ve üzüntüsünden hiçbir bok anlamadığımız bu karakteri dağıtalım bu sefer. Acı öyle yaşanmaz. Hadi kızım, şimdi nasıl dağıtılacağını göster bize.”
Karaktere bürünebilmemin yegane sebebi karakterin bir nevi ben olmasıydı. Dağıtamayan bir başrol, şimdi nasıl karakteri acıdan acıya vuracaktı? “Üç, iki, bir… Kayıt!”
Kameranın ışığı yandı. Bir anlığına afalladım. Ezberlediğim sözleri rafa kaldırdım ve konuşmaya başladım. “B-ben…” Omuzlarım yenik düştü kendiliğinden yerçekimine. Yalnızca aynada kendimi düşündüm. “Ben, artık yaşamak istiyor muyum, bilmiyorum.” Yüzümü buruşturdum. “İçimde, çok içimde bir yer çok acıyor.” Önümdeki sandalyeye yığıldı bedenim. Gözlerim daldı halı desenine. Nasıl dağıtacaktım ki? Yaşamanın anlamını yitirmiş biri dağıtırsa eğer hayatı dağılmaz mıydı? Ben hiçbir zaman becerememiştim ki dağıtmayı. Heveslerimi içime atar, içime attıklarımdan taşardım sessizce. Öyle bağırıp çağırmalı kahrolmazdım ki, en fazla birkaç damlaydım gözlerimde. Kendimle kavgalarımdan mağlup çıkar, ona bile ses çıkaramazdım.
Gözlerim dolmaya başladı. “Ölmek de istemiyorum. Öyle başıboş heveslerle işim yok benim. Ölmek, gerçeklerden kaçmak ve korkakça noktalanmak dışında bir şey değil! Yine de etimi kemiğimden ayıran bir sızı… Bir sızı var içimde.” Hışımla ayağa kalktım. Tıpkı karakter gibi kapı dışarı ediliyordum hep. O da ben de ruhumuzun aynı yerlerinden yaralıydık. Ne yaparsam yapayım, sonu aynı yalnzılığa çıkıyordu. “Kime gitsem, nereye gitsem…” Yutkundum, ardından derin bir nefes aldım. “Kapıda kalıyorum. Yahu insan, nasıl olur da hep kapıda kalır?”
Öfke boğazımdan yukarı yükseliyordu. Oda görünümlü sette volta atmaya başladım. Bir aşağı bir yukarı ilerliyordum ve ilerledikçe hızlanıyordum. Sanki hızlanan ben değil, düşüncelerimdi. “Kapıda da bekliyorum üstelik. Kimsesiz, çaresiz ve yalnız… Ben neden hep aynı yerden yaralanıyorum?” Sesim de öfkem gibi yükselirken gözlerimden yaşlar çiselemeye başladı. Sanki bunca yıl sonra ilk defa ben de bir kırılma yaşıyordum. “Bırakmak istiyorum. Ben olmak ağır geliyor omuzlarıma. Kendimi en yakın gardan trene bindirip terk etmek istiyorum. Gitsin, uzaklara gitsin ve bu boktan düşünceler peşimi bıraksın artık!” Kafamda dönüp duran düşüncelere dayanamadım ve önümdeki sandalyeyi bir anda tuttup fırlattım. Sandalye az kalsın kameraya çarpacaktı. Umruma bile değildi artık. Gözlerimi yönetmene diktim. “Bu çektiğimiz kaçıncı aynı sahne? Neden hep aynı bölümde tıkılı kaldım ben? Hoş bakan gözlerin sonu boş, mutluluk kedere çalıyor; ne bu mutluluk, kahrolmanın bir alt tonu mu?”
Yanımdaki masanın üzerindeki bardağı aldım ve yere fırlattım. Sonra tabak, ardından sürahi… Her biri kalbimden çıkan bir kırılma sesi gibi yankılandı koca odada. Sonra durdum. Etrafıma bakındım ve titrek bir iç çektim. “Ben baş edemiyorum artık. Ben, yaşamayı bile beceremiyorum.” Bacaklarım titriyor ve bu dağılmayı taşıyacak gücü kendinde bulamıyordu. Yere çöktüm ve histerik bir şekilde ağlamaya başladım.
“Kestik! İşte bu! İşte tam olarak bu. Yetenek görün arkadaşlar, o nasıl bir oyunculuktu öyle?” Kimsenin az önce yaşanılanın gerçek olduğunu anlamaması için kendimle savaşmaya başladım. Bir yanım ağlamamı, bağırıp çağırmamı isterken diğer yanım acilen sakinleşmem gerektiğini biliyordu. Dağılmak toplamanın habercisi gibiydi burada. Önce dağıtmalı ve hemen sonrasında toparlanmalıydım ama hayatım gözümün önünde parçalanıyor gibi hissediyordum. Üzüldüğüm onca an, içime bastırıp durduğum keder, hepsi, tam şimdi boğazıma kadar yükselmiş çığlık atmak istiyordu. Yine de durmak zorundaydım, yavaş bir şekilde ağlamayı kesmeye çalıştım ve yüzüme kocaman sahte bir gülümseme kondrumak için bütün gücümü kullandım. “Teşekkür ederim hocam.”
Yönetmen elindeki kağıda baktı ve diğer elini birini çağırır gibi savurdu. “Keder böyle yaşanır işte. Ne o öyle! Karakter hep acısını içine gömüyor. Yok neymiş, ağlayamamak ağlamaktan daha can yakarmış ve seyirciye geçirmiş. Hah, seyirciye bu sahne geçer işte!” Yönetmenin yanına asistanlardan biri geldi ve sessizce ona bir şeyler söyledi. O an hala yere çökmüş vaziyetteydim. Kendimi sıkmaktan dudaklarım titiyordu. Yönetmen yanılıyordu, tam şu an dudaklarımın titreyişi acının ta kendisiydi. Kendini tutmak zorunda olmanın çaresizliği ve içinin bütün dağınıklığı koca bir acı yığını gibi asılıydı dudaklarımda. Elimi yere dayayıp bütün gücümle ayağa kalkmaya zorladım kendimi. Şimdi dimdik ayakta görünüyordum uzaktan, oysa içimde yıkılıyordum. Sanıyordum ben karakterle bütünleşmemiştim, bu dizinin başrolu zaten bendim.
Yönetmen bana döndü. “Ah, sanıyorum senarist bizim yorumumuzu beğenmedi.” Uzaktan bizi izleyen senaristle yönetmen arasında mekik dokuyan asistan yorulmuşa benziyordu. “Hayatım, bir tekrar daha. Hadi acımızı bu sefer daha örtük yaşayalım.” Dedi bıkkın bir tavırla. “Her zamanki gibi.”
“Üç, iki, bir… Kayıt!”
Sanırım yine sancılanacak ama hatalarımızdan hiçbir ders çıkarmayacaktık. Ben de başladım acımaya…


