Acıtır Gibi Severek
Ellerini birbirine kavuşturdu önce. Bıkkınlıkla iç çekti sonra. “Ben de biliyorum beni sevdiğini ama..” oturduğu sandalyeyi hafifçe geri itti. “Ama olmuyor, görüyorsun.” Karşısında duran adamın yüzü gözü çökmüştü. Hayat mı ona iyi davranmamıştı yoksa o mu hayata karşı acımasızdı belli değildi. Yine de yüz hatları zamana yenik düşmüştü. “Öyle deme, ben seni çok seviyorum, gerçekten. Hem ortada bir problem yok. Sen kendi kendine problem yaratıyorsun.” Dedi adam haklı bir ses tonuyla.
Buruk bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Problemin sen olduğunu anlasan keşke.” Diye düşündü ve konuştu: “Ortada birçok sorun var ama en önemlisi anlaşamıyoruz biz seninle. Sen kafanda kurduğun bir dünyada yaşıyorsun kendince. Gerçeklere sırtı dönük o kadar çok gerçeğin var ki! Bu yüzden anlatamıyorum ben kendimi.” Adam sinirlenmeye başlamıştı, eğip büzdüğü mimikleri bunun kanıtıydı. “Herkesin kendi gerçekleri var bu hayatta. Hepimizin farklı bakış açıları var, dolayısıyla senin gözünden görmem mümkün değil dünyayı. Sen de anlamıyorsun beni, o zaman ben de senin gibi çekip gitmek isteyeyim.”
Sabrı taşıyordu yavaş yavaş, bu yaptıkları bilmem kaçıncı konuşmaydı, kaçıncı saatiydi süregelen diyaloğun… “Tamam.” Dedi sadece. Ne dil dökmek istiyordu ne de bir şey yapmak. “Yani tamam derken bana saygısızlık yapmış oluyorsun. Bu kadar mı verdiğin değer bana? Bir kelime daha edemeyecek kadar mı istemiyorsun beni?” derken sesi yükselmişti adamın. Masada duran soğumuş kahve fincanına daldı gözleri, bir noktadan sonra dinlemek istemiyordu adamı. İçi almıyordu dudaklarından süzülen saçmalıkları. Bir şey demeden adamın yüzüne bakmaya başladı.
Aslında yıllar geçmişti onun kalbini kırmasının üzerinden. Taze bir acı değildi içini burkan o derin yara ama canını yakan yegane şey onda açtığı yara değil o yaranın hiç kapanmayacak oluşuydu. Bir ara umutlanmıştı, bir şeyler düzelir gibi olmuştu. Sonra anlamıştı ki o an iyi gününe denk gelmişti sadece, adam aynı adamdı. Onu acıtır gibi seviyordu. Sevgisi her gün, istisnasız, canını yakıyordu. İçten içe sinirlenmeden, bıkmadan iletişim kurdukları neredeyse tek bir an bile yoktu. O da bunun farkındaydı ancak bir şeyleri değiştirmek yerine kendisinden uzaklaşılmasının suçunu başkalarında arıyordu. Adama kalsa kendisi onu yalnızlaştırıyor, anlamıyor ve sevmiyordu. Garipti, kendisini ötekileştiren oydu ancak bunu hiç göremiyordu. Göstermeye çalışmaktan da bıkmıştı. Adam bu uzun sessizliği de yanlış anlamış olacak ki ofladı, “Sen de sevme beni, ben kötüyüm zaten. Hep ben kötü davranıyorum, tamam. Allah da benim belamı versin.”
Yalan yok, bazen adam ölse üzülür mü diye düşünmeden edemiyordu. Öyle anlarda sahiden içi sızlıyordu. İçi sızlıyordu çünkü canı düşündüğü kadar yanmazmış gibi geliyordu. Derin bir nefes aldı. “Ne alakası var şu an geçekten?” dedi, o da sinirlenmeye başlamıştı. Adam öfkeyle bir sigara tutuşturdu parmaklarına. “Alakasını göremiyorsun işte, ah safım benim.” Dişlerini sıktı, ona herhangi bir şey demek dahi çok anlamsızdı. Sessizce kalktı ve çıkışa ilerledi. Adam arkasından bağırdı “Nereye?” Geri dönerek yanıtladı, “Bana kötü davranılmayan ve salak hissettirilmeyen herhangi bir yere..”
Gözleri taşmak istedi aslında ama içinde alışılmış bir hüzün vardı. Hüzün bazen yerini yadırgamayınca tepkiler de utanıp sıkılırdı. Ağlayamadı. Adam hayatından hiçbir zaman atamayacağı, sevdiği ama içten içe nefret ettiği bir silüetti sadece. Karmakarışıktı her şey yani. Kendisinde açtığı yaraya her gün basıp geçiyordu sanki, şunu hatırlıyordu durmadan. “Sen bu adamla tek kelime dahi edemeyecksin, anlamayacak.” Oysa bazen sadece o anlasın istiyordu, bunu her ne kadar reddetse de kafasını açıp bazen en çok ona göstermek istiyordu ama bir anlamı yoktu bunun.
Hızlı adımlarla uzaklaştı, her şeyden. Ondan, belki de acıtan sevgisinden. Biliyordu ki bu temelli bir terk ediş değildi, ufak bir kaçamaktı içini yakan mevzulardan.
Hayat işte.


